| |
Markalarımız |
|
|
|
|
|
| |
 |
| |
|
                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                        |
HİPERVENTİLASYON
Hiperventilasyon (sık ve derin nefeslenme) yeryüzünün her yöresinde, sualtında daha uzun kalabilmek için,sünger , inci avcıları ve sportif dalıcılar tarafından sıkça kullanılan bir yöntemdir . Ancak, hiperventilasyon ,pek sık görülmese de riskli ve ölümle sonuçlanabilecek bir uygulamadır.Bu yüzden sporcular bu yöntemi kullanmamaktadırlar . Sözkonusu bu tehlike , derinlerde yüzdükden sonra sığ derinliklere veya su yüzeyine çıkılmasıyla oluşmakda ve bu yazıya konu olan ‘'sığ su bayılması” terimiyle tanınmakdadır.Bu tehlike,bir göreve veya hedefe ulaşmak için zorlanmış ve yüksek derecede motive edilmiş dalıcı ve yüzücüler için daha geçerlidir. Oysa temkinli bir sporcu nefes alma gibi tabi bir isteğe karşı koymaktansa , uymayı tercih edeceğinden,bu tehlikenin beraberinde getireceği kötü sonuçlardan da etkilenme olasığı daha az olacaktır.
Konuya girmeden önce bilgi olarak, nefes alma işleminin vucut tarafından nasıl yapıldığını anlamakda yarar var.Nefes aldığımızda,içinde Oksijen (O2) olan havayı önce ciğerlerimize doldurur sonrada kan yoluyla vücudumuzun hücrelerine taşırız.Orada oksijen içinde yoğun miktarda Hidrojen (H) ve Karbon (C) bulunan diğer (Karbonhidrat,yağ gibi) maddelerle reaksiyona girerek enerji üretir. Bu reaksiyonların temel kimyasal ürünleri su(H2O)ve Karbondioksit (CO2)'tir.Hücrelerde oluşup kana aktarılan bu karbondioksit , nefesin tutulmasını kontrol eden ana faktördür. Oksijen seviyesi nefesin kontrolünde daha az bir etkendir. Ancak,düşük seviyedeki Oksijen (HYPOXIA)'de nefes alma isteğine katkıda bulunur. Kanda çok düşük O2 mikdarı bulunması,genelde hiçbir emare vermeden ani bayılmalara neden olur . Bu noktada ,hücrelerde CO2 toplanması sürdüğünden, nefes tutularak yapılan dalışlarda, çeşitli olaylar meydana gelir.Bunlardan bir tanesi kanda ve hücrelerde O2 yoğunluğunun düşmesidir. Oksijen miktarının düşmesi çok iyi kondisyonlu, zorlama altında bulunan atletler ve derin nefes tutabilen dalgıçların haricindekiler için genelde bir tehdit oluşturmaz Artık Karbondioksit miktarı nefes alma merkezlerini uyarır ve kalp atışlarını hızlandırır.Bu durumda nefes tutma yerine nefes alınırsa, yoğun karbondioksit birikimine engel olunur.Bunun tersi yapılır ise,nefes tutan kişi CO2 birikimi ve şiddetle nefes alma isteği ile karşılaşır.Nefes alma isteğinin temel uyarıcısı olan ,kanda karbondioksit artışı durumunda, beyindeki bazı uyarıcılar harekete geçerek kişinin solunum istemini gerçekleştirir ve kanındaki Karbondioksit düzeyini çok aza indirir.Bu ise,nefes tutma süresini daha da uzatır. Kanda düşük karbondioksit düzeyi ise, karbondioksitin dışarı atıldığı , hipervantilasyon ile sağlanır. Derin soluk alma ; Akciğer alvoollerinde, gazların yoğun olarak değişimine ve CO2 miktarının normal düzeyin altına inmesine neden olur. Akciğer keselerindeki düşük karbondioksit birikimi , kana'da geçerek kandaki karbondioksit miktarını azaltır.Bunun sonucunda , hiperventilasyon uygulayan kişi , kanındaki CO2 düzeyinin yükselmesine bağlı olarak , uzun süre nefes alma isteği duymadan dip zamanını uzatmış olur.
Hiperventilasyonun tehlikeleri çeşitlidir ;nefes tutma eylemi kandaki oksijen düzeyinin düşmesine neden olur ki bu da insanın metabolizmasının çalışma sistemine uygun değildir.Kandaki düşük düzeydeki oksijen miktarı (hypoksia) ani ve herhangi bir uyarı vermeden bayılmaya sebebiyet verebilir .Bu durum derin bir dalışla birleştiğinde dalıcı için risk artar ve sonuç kaçınılmaz hale gelir.
Sık olmamakla beraber, bir sığ su bayılması hiperventilasyonsuz durumlarda da meydana gelebilmekdedir .Örneğin, yüksek tempoda kondüsyon çalışması yapan yüzücünün CO2düzeyi öyle bir seviyeye yükselebilirki şu ana kadar söylelenin aksine yüksek seviyedeki CO2 hiçbir şekilde nefes alma algılayıcılarını uyaramaz Bu da hypoksia gelişimine bağlı olarak bilinç kaybı ve bayılmaya yol açar.
Nefes tutarak yapılan dalışlarda tehlikeyi daha iyi anlamak için oksijenin vücuttaki işlevini iyi anlamak gerekir.Oksijenin hücrelere taşınma hızında en önemli faktör , gazın kısmi basıncıdır.Kısmi basınç,denizde veya atmosferde olsun,çevresindeki unsurun basıncı ile doğru orantılıdır.Bu nedenle nefes tutarak dalan bir dalıcı, derine indikçe oksijendeki kısmi basınç artar.Derinde ise oksijen tükeneceğinden gazın kısmi basıncı azalarak su üstündeki değerlere ulaşır.Bunun hemen bir tehlikesi olmaz Çünkü ,oksijenin kısmi basıncı , sadece çevreyle orantılı olmayıp , kandaki oksijen miktarı ile de doğru orantılıdır.Nefes tutarken O2 tüketileceğinden ,kandaki oksijenin kısmi basıncı da düşer. Bu ilişki içinde ;derinden satha çıkışta , çevredeki basınç düşeceğinden kısmi oksijen basıncıda düşer. Derinde kalınan süreye ve yapılan işe bağlı olarak kandaki ve ciğerlerdeki oksijen büyük ölçüde tüketilmişse dalıcı satha döndüğünde durumuyla orantılı olarak çok düşük oksijen basıncına sahip olacaktır .Kişinin bilincine sahip olmayı etkileyen bu önemli fizyolojik faktör ,kısmi basınçtır.Eğer oksijen miktarı tükenmeye yakınlaşmış ise,kısmi oksijen basıncı insanı, şuurda tumak için gerekli basınç eşiğinin altına düşecektir.Böylece satha çıkışta dalıcı hiçbir ön uyarı olmaksızın sığ su bayılması ,göz kararması yaşayabilir.Genellikle dalıcı belirli bir nedene bağlı kalmaksızın boğulmaktadır.
Yukarıda da belirtildiği gibi çok sığ sularda dahi nefes tutarak dalış yapan bir dalıcı sığ su bayılması yaşayabilir. Uzun süre sualtında nefes tutmanın iyi performanstaki dalıcıları dahi riske soktuğunun bilinmesinde fayda var . Sıradan bir yüzücü yada dalıcı hiperventilasyon yapmadıkça kendisini hypoksia gibi tehlikeli bir duruma kolay kolay sokmaz Dalıcı ve yüzücüler hiperventilasyon yapmamaları gerektiği konusunda ki uyarıları dikkate almalılar. Hipervantilasyon yapılması, vücutta yeterli miktarda karbondioksit birikimine izin vermemekte ve böylece nefes alma isteğini geciktirerek sualtında daha emniyetli bir durumu garanti etmemektedir . Hiperventilasyon yaparak yüksek düzeyde karbondiokside dayanabilen ve nefes alma arzusunu yenebilen yüksek kondisyonlu dalıcı ve yüzücülerin haricindekilerin sığ su bayılması ile karşılaşmaları daha az bir ihtimaldir.Bu üstün kondüsyondaki kişiler ise ,hypoksia ve yüksek karbondioksit düzeyleri nefes alma isteklerini yokettiği anda sığ su bayılması ile karşı karşıyadırlar.
Bu yazının içeriği olan sığ su bayılması ,biz nefesli dalıcıların en büyük risklerinden biridir.Günümüzde yapılan nefesli dalış müsabakalarına katılanlar,antreman sırasında ya da rekor denemeleri sırasında bu durumla sık sık karşılaşmakdalar.Yeterli güvenlik önlemi almadan yapılan bireysel dalışların riskli olduğunu unutmayın.
Zıpkınla balıkavı yapan arkadaşlarımın , AVLANMA VE DERİNE DALMA HIRSLARINA engel olmaları ve kontrollerini kaybetmemelerini tavsiye ederim.Sevgili dostum ertan içinde bulunduğu grubun yanlış motivasyonu,yarışmalarda başarılı olma hırsını kamçıladı…
Hiçbir rekor ve hiçbir balık hayatınızdan daha önemli değil .
Bu yazı ile yıllar önce kaybettiğim dostum ERTAN BAŞARAN ‘I anmak istedim.
Dalıcı arkadaşlar;dalış sırasında istenmeyen oldu ve dip zamanınızı aştınız .Ciğerlerinizde hissedeceğiniz zorlanma hava tutma yeteneğinizi zorlayacağından, en kötü durumun olabileceğini düşünüp ağırlık kemerinizden derhal kurtulun.
Satha yükselirken , su üstüne gelip gelmediğinizi sürekli kontrol etme ihtiyacı yüzünden başınızı geri atıp sathı gözlemlemeye başlarsınız.Bu durum bayılma halini daha da tetikliyeceğinden arada sırada yüzen bir nesneye çarpmamak için kontrol haricinde başınızı öne eğerek satha çıkın.
Satha geldiğinizde ilk nefesinizi mümkünse tam boşaltıp hava alma ihtiyacı yüzünden tam doldurmayın.
Satıhda baş dönmesi ve mide bulantısı başlayacağından varsa yakında ‘'şamandıra,tekne ,arkadaşınız,bir kaya vb.''şeylere tutunarak dengenizi bulmaya çalışın.Eğer satıhda tutunamıyorsanız
kol ve bacaklarınızı yanlara açarak dengenizi bulmaya çalışın. Her koşulda ağırlık kemerinizi atmakda tereddüt etmeyin.
Derin ve efor isteyen taş avcılıklarında yanlız dalmayın.
Mutlaka çıkış için rezerv hava bırakmaya gayret edin.ve zorlayıcı avcılık tekniklerini uygularken dalış aralarını uzun tutarak dinlenin.
Yeni acıların yaşanmaması dileğiyle güvenli dalışlar.
Kaynak:
* Exersice physiology-Lea and febiger basımevi ,Philadelphia 1985 yazar W.D. Macardle
*Diving Medicine-W.B.Saunders basımevi, Philedelphia 1990 yazar A.A.Bowe andJ.C.Davis
Serbest dalış ve zıpkınla balıkavı eğitmeni
ZEYNEL A.SEZGÜN |
BALIK YAĞLARI:
Düzenli bir kalp;bilim adamları,laboratuvarda kalp hücreleri büyüterek,balık yağülarının kalp kırizini önlemeye nasıl yardımcı olduğunu araştırdılar.Yağlardakim yağ asitleri hücrelerle işbirliği yaparak kalbin düzenli olarak atmasını sağlıyorlar.
İnsan popülasyonları üzerine yapılan eski klinik ve epidemiyolojik denemeler, özellikle balık yağlarındaki eicosopentanoic asit ve docosahexanoik asit gibi bazı yağ hücrelerinin , kalp krizi riskini azalttığını göstermiş .
Ayrıca laboratuvarda kültürle yetişkin fare kalp hücreleri büyütme tekniği geliştirilmiş. Tek hücreleri,düzenli olarak atmaları için hafif bir elektrik akımı ile uyarmışlar.Adrenalin ekleyerek hücrelerin verilen elektrik uyarılarıyla ritim dışı atmalarını sağlamışlar.Bu taklit düzensiz atış kalp krizine neden oluyor.Araştırmacılar kültürlere balık yağı dahil olmak üzere yiyecek esansları katmışlar ve mikrokopla etkilerini gözlemlemişler.
Balık yağları, kalp atışını neredeyse normale, elektrik uyarısıyla senkron hale döndürmüş. Bunun nedeni, kendisi de lipit denilen yağ maddelerinden oluşan hücrenin atışını kontrol eden bileşikler içeren yağ asitleri, her hücrenin zarının bir parçası haline geliyor; hücre tarafından emiliyorlar ve hücre zarı üzerinde çalışarak ritmi kontrol eden sinyal sistemlerini etkiliyorlar.Kısaca balık yağları kalp krizi riskini azaltmış oluyor.
Kaynak:New Scienist, 2 Ağustos1997 |
| MİDE ŞİKAYETLERİNİZİN NEDENİ ??? |
ÜLSER HAKKINDA BİLMENİZ GEREKENLER
ÜLSER ; Mide veya duodenumun (oniki parmak barsağı) mide asidi ve sindirim sıvıları (örneğin pepsin) tarafından harabiyeti sonucunda meydana gelen doku kaybıdır. Midede olan ülsere mide ülseri, oniki parmak barsağında olan ülsere ise duodenum ülseri denir ve iki ülserin ortak ismi ise peptik ülserdir.
Toplumumuzda herhangi bir zamanda mevcut ülserli hasta (yeni geçiren veya geçirmiş) yüzdesi %2-6'dır. Duodenal (oniki parmak barsağı) ülser, mide ülserine göre çok daha fazla görülür. Duodenal ülser 30-50 yaşları arasında daha sık olup, erkeklerde kadınlara göre 2-4 kat daha fazladır. Mide ülseri 60 yaşından sonra daha sık gözlenir ve kadınlarda daha çok görülür.
En sık rastlanan belirti karnın üst kısmında kazınma ve yanma şeklinde ağrı olmasıdır. Genellikle öğün aralarında meydana gelir. Gece hastayı uykudan uyandırabilir . Yemek yemekle ve antiasit dediğimiz mide asidini nötralize eden çiğneme tableti ve pastillerle birkaç dakika ile birkaç saat arasında ağrı hafifler. Sonbahar ve ilkbaharda ağrıların sıklığı artar. Ülserli hastalarda meydana gelen belirtiler bulantı, kusma (özellikle ağrı varken oluşur, kusunca ağrının azalması veya kesilmesi çok tipiktir), iştahsızlık ve kilo kaybıdır.
En büyük neden “Helicobacter pylori” adlı bir bakteri ve düzenli NSAİ ilaç (antiromatizmal ilaç) alımıdır. Diğer muhtemel nedenler arasında genetik yatkınlık (ırsiyet), kortizon türü ilaçlar ve aşırı alkol alımıdır. Sigara içimi ülser riskini artırır.
Helicobakter pylori spiral şeklinde, kamçılı, hareket yeteneği olan bir mikroptur (bakteridir). Kirli yiyecek ve içeceklerle bulaştığına inanılmaktadır. Mide dokusunun mide boşluğuna bakan kısmına yerleşir ve yaşamını sürdürür. Birçok ülser Helicobacter pylori bakterisinin varlığı ile meydana gelir. Duodenal ülserlerde Helicobakter pylorinin varlığı %100'e yakındır. Helicobacter pylori varlığı ülser yapması dışında müzmin gastrit nedenidir. Mide kanserlerine yol açtığı da kabul edilmektedir.
Ülseri meydana getiren ikinci büyük sebep; düzenli NSAİ ilaç (ağrı kesici ve romatizmal ilaç) kullanmaktır. Ülseri olanlar çeşitli hastalıklar için doktora gittiklerinde, doktora ülserli olduğunu söylemelidirler.
Sindirim sistemi kanamalarının en büyük nedeni ülserlerdir. Bazen daha önce hiç mide ağrısı şikayeti olmayan kişilerde bile görülebilir. Bu kişiler “kahve telvesi”renkli bir materyal kusarlar ya da “katran renkli” siyah gaita dışkılarlar. Başka belirti olmadan, dışkısının siyah renkli olduğunu farkeden kişilerin mutlaka bir sağlık kurumuna acil olarak başvurması gereklidir.
Kusma ve siyah renkli dışkı olmadan önce aniden fenalık gelmesi, soğuk soğuk terleme halinde üst gastrointestinal kanamadan kuşkulanılmalıdır. Mevcut ülserin derinliğinin artması ve tüm mide-duodenum katmanlarını geçerek delinmesidir. Mide asit-pepsin içeriğinin karın boşluğuna geçmesi sonucu aniden ve şiddetli bir ağrı oluşur. Karın tahta gibi sertleşir, kıpırdama ve yürüme ağrı nedeniyle zorlaşır. Tedavi genellikle ameliyattır.
Özellikle akut ülserin doku ödemi (şişliği) meydana getirmesi ve uzun süredir derin ülserin olması sonucunda nedbe dokusu oluşması nedeniyle duodenum ve pilor kanalının daralması (stenoz) hatta tıkanmasıdır. Hasta yediği ve mide suyunun devamlı salgılanmaya devam etmesi sonucu mide içinde biriken, ileriye gidemeyen materyali kusar. Kusma bol ve süreklidir. Hasta yemek yese bile yiyecekler sindirilemediği için sürekli kilo kaybı mevcuttur. Teşhis biran önce yapılıp, ameliyat edilmelidir.
Fizik muayene ve ultrason ile ülser herhangibir işaret vermez. Ancak bize başka hastalıkları ekarte etme şansı veririr. Ülser tanısı üst sindirim sisteminin radyolojik tetkiki veya üst sindirim sistemi endoskopi (özofagogastroduodenoskopi) ile konur. Peptik ülser tanısı konulduğu zaman ilk sırada gelen neden olduğu için Helicobacter pylori bakterisinin varlığı genellikle hekim tarafından araştırırılır.
Eğer klinik bulgular peptik ülser varlığını gösteriyor ise, doktor tarafından verilecek tedavi uygulanmalıdır. Tedavi genellikle eğer mevcut ise Helicobacter pylori bakterisini öldürecek ilaçlar ile mide asit seviyesini azaltacak ilaçlar ve sindirim sistemini koruyacak ilaçlardan oluşur. Bu tedavi ülserinizi iyileştirir, ülser şikayetlerinizi geriletir ve ülserin ülserin tekraar nüks etme ihtimalini azaltır. Tüm ilaçlar doktorunuzun önerdiği şekilde kullanılmalıdır.
Ülserin sebebi kullanılan NSAİ ilaçlar ise bu ilaçların kullanımından mümkün olduğunca kaçınılmalıdır ya da NSAİ ilacı kullanmanızı gerekli görür ise doktorunuz beraberinde sindirim sisteminizi koruyacak ilaçlar verecektir. Yaşam tarzında yapılacak gerekli değişiklikler ülser şikayetlerinin kısa süre içerisinde düzelmesini hızlandıracaktır:
Sigara içilmemelidir.
Alkol kullanılmamalıdır.
Mide asit salınımını arttırdığı için kafein içeren (kahve gibi) içeceklerden kaçınılmalıdır.
Ağrının oluşmasına neden olan yiyecek ve içeceklerden kaçınılmalıdır.
Yiyecekler küçük sık öğünler şeklinde tüketilmelidir. |
| UÇUK NEDİR ? |
Genellikle dudaklarda, ağız-burun çevresinde görülen, kişiye sıkıntı veren küçük yaralar uçuk (herpes labialis) olarak adlandırır. Uçuklara herpes simpleks virüsü olarak adlandırılan bir virüs neden olur. Bu virüs son derece yaygın bir virüstür; insanların neredeyse %90'ı yaşamlarının bir aşamasında bu virüsle enfekte olmuştur ve toplumun yaklaşık %25'inde yılda ortalama iki kez uçuk çıkar.
Uçuğun tekrarlamasına yol açan etkenler nelerdir ?
Ateş, genel sağlık durumunun bozulmuş olması,
Başka hastalıklar, örneğin soğuk algınlığı ya da grip gibi diğer virüslerin yol açtığı hastalıklar,
Mor ötesi (ultraviole-UV) ışığa, örneğin güneş ışığına maruz kalma,
Fiziksel ya da ruhsal stres
Aşırı yorgunluk,
Menstrüasyon (adet kanaması)
Gebelik
Lokal travma, örneğin ağız ve diş cerrahisi, traş, dudakların çatlaması,
Aşırı sıcak ya da soğuk,
Vücudun bağışıklık sistemini baskılayan ciddi hastalıklar ya da ilaçlar,
örn. AIDS, kanser tedavisi...
Bu koşullarda uyanan virüs, sinir boyunca ilerleyerek burun, ağız ve dudakları çevreleyen deriye ulaşır ve hızla çoğalarak uçuk çıkmasına neden olur. Uçuk iyileştiğinde virüs yine sinir hücrelerinde uykuya dalar ve bir sonraki fırsata kadar bekler.
Uçuğun çıkacağı bölgede hafif bir kaşıntı, karıncalanma hissi ya da sızı olur. Ne var ki, bu belirtiler kısa sürelidir (süresi birkaç saat ile bir gün arasındadır) ve hastaların neredeyse yarısında bu belirtiler hiç görülmez.
Bu evreyi derinin kızardığı, küçük, ağrılı, sıvı dolu kabarcıkların ortaya çıktığı evre izler. Kabarcıkların içindeki bu sıvı milyonlarca virüs içerir ve uçuğu son derece bulaşıcı bir hale getirir.
Yara evresinde sıvı dolu bu kabarcıklar patlayıp birleşerek derin olmayan, geniş, sızıntılı ve son derece ağrılı bir yaraya dönüşür. Yaranın kabuk bağlamasıyla uçuk yavaş iyileşir. Kabuk kuruyup büzüldükçe, ağrılı çatlaklar oluşabilir ve yara kanayabilir. Tedavi edilmeyen uçukların çoğu 8-10 günde iyileşir, ancak yara bölgesi 1-2 gün kızarık kalabilir.
Uçuk virüsü son derece bulaşıcıdır. Bir başkasına virüsü bulaştırma riski, kabarcıkların ortaya çıkmasından kabuk oluşumuna dek geçen sürede en yüksektir. Öpüşme ve yakın fiziksel temas, virüsle bulaşmış yiyecek ve içecek malzemelerinin, havluların kullanılması virüsün bulaşmasına neden olur. Ancak, uçuk virüsü bulaştığı nesneler üzerinde yalnızca birkaç saat kalır ve deterjanla kolaylıkla ortadan kaldırılabilir.
Kabarcıkların içindeki sıvıyla temas, göz gibi organlarda çok ciddi sonuçlara yol açan enfeksiyonların gelişmesine neden olabilir. Uçuk ataklarının süresinin ve şiddetinin azalması günümüzde uygulanan tedavilerin temelini oluşturur.
Mevcut yeni tedavi seçenekleriyle uçuğun her evresinde daha hızlı iyileşmesini ve ağrının geçmesini sağlamak mümkün olabilmektedir. Böylece uçuğun bulaşıcılığı da azaltılmış olmaktadır. |
| MADDE BAĞIMLILIĞI |
MADDE KULLANIMI : Madde kullanımı, son yıllarda ülkemizde giderek yaygınlaşmaktadır. Bu ciddi tehlike karşısında toplumun bilinçlenmesi büyük önem taşır.
Gençler madde bağımlılığı konusunda en büyük risk grubunu oluşturmakta, ailelere bu konuda önemli görevler düşmektedir.
Ebeveynlerin çoğunun uyuşturucu maddeler hakkında yeterli bilgisi yoktur. Bu nedenle ailelerin bağımlılık yapıcı maddeler hakkında daha fazla bilgi sahibi olması büyük önem taşımaktadır.
MADDE BAĞIMLILIĞI NE DEMEKTİR ?
Sahte iyilik hali veren maddelerin, belirgin etkiyi elde etmek için, alınması sürecinde ortaya çıkan çeşitli sorunlara rağmen madde alımının devam etmesi ve madde alma isteğinin durdurulamaması durumudur.
ÇOCUKLARIMIZIN MUTLULUKLARINI, ÖZGÜRLÜKLERİNİ VE GELECEKLERİNİ UYUŞTURUCU MADDELER İLE YOK ETMELERİNE İZİN VERMEYELİM.
BAĞIMLILIK YAPICI MADDELER :
- Sigara
- Alkol
- Esrar
- Opiyatlar (eroin, morfin, kodein, metadon)
- Uyarıcılar (amfetamin, ectasy, kokain, kafein)
- Merkezi Sinir Sistemini Baskılayanlar (barbitüratlar, benzodiazepinler, akineton)
- Halusinojenler (LDS, meskalin, pbilosibin)
- Uçucu Maddeler (tiner, benzin, gazolin, baly benzeri yapıştırıcılar)
- Frenklisidin
Bağımlılık için özel bir kişilik tipi ve biyolojik özellik belirlenmemiştir. Yukarıda belirtilen maddeleri kullanan herkes için bağımlılık riski vardır.
NEDEN KULLANILIR ?
Gençler, merak, eğlence, sıkıntılarından kurtulmakta uyuşturucuyu bir kaçış olarak görmek, bir gruba ait olmak, burada sevgi gereksinimini doyurabileceğini düşünmek, büyüdüğünü hissettirmek, kendine olan güvensizliğini yenmek, toplumun değer sistemlerine karşı gelmek gibi nedenlerle madde kullanmaya başlayabilirler.
MADDE KULLANANA KİŞİLER NASIL ANLAŞILIR ?
Bunu anlamak için kesin bir ölçüt yoktur. En kesin yöntem kan ve idrar testidir. Uyuşturucu kullanan kişilerde görülen davranış değişiklikleri ve maddenin etkisine bağlı değişiklikler şöyle özetlenebilir:
- Arkadaş çevresi değişir,
- Bazen neşeli, sakin bazen de öfkeli, saldırgan davranışlar gibi ruhsal değişimler gözlenir.
- Okul başarısında ani düşmeler olur, okula devam azalır.
- Aile ile ilişkiler azalır, odasında yalnız kalmayı tercih eder,
- Her zamankinden fazla para harcar,
- Kendine olan bakımı azalır,
- Halsizlik, yorgunluk, dalgınlık gözlenebilir,
- Aşırı terleme görülür,
- Vücudunda yara izleri, ciltte morarmış bölgeler, iltihaplı yara ya da enjektör izleri buluabilir,
- Madde gereksinimi yaklaştığında gözlerin sulanması, burnun akması, ağrı, kaşıntı ve esneme, gözbebeklerinin büyümesi gibi belirtiler görülür.
Unutmamalıdır ki, ergenlik döneminde de bedensel ve ruhsal değişiklikler görülür. Ergenlikte görülen bazı değişikliklerle yukarıdaki belirtileri karıştırmamak gerekir.
ÇOCUĞUNUZUN MADDE BAĞIMLILIĞI SORUNU VARSA BAŞINIZI KUMA GÖMMEYİN, GERÇEKLERLE YÜZLEŞİN....
ÇOCUĞUNUZUN UYUŞTURUCU KULLANDIĞINI ANLARSANIZ NE YAPMALISINIZ ?
Öncelikle öfkeniz yatışıncaya kadar beklemelisiniz. Öfkeli bir şekilde konuşmayacağınızdan emin olduktan sonra, madde kullanan gençle bu konuda açık bir şekilde konuşmalısınız. Bunun için eşinizden veya çocuğunuzun yakın olduğu başka bir aile büyüğünden yardım isteyebilirsiniz. Onu suçlamamalı, bu sorunu çözmek için makul bir erişkin olduğunuzu göstermelisiniz.
Çözüm yollarının bulunabileceği unutulmamalıdır. Yalnız başınıza değil mutlaka bir uzmanla birlikte tedavi seçeneklerini araştırınız.
Unutmayalım bağımlılığı engellemenin tek yolu madde kullanımına hayır diyebilmektir. Çocuklarımızı gerektiği zaman hayır diyebilen bireyler olarak yetiştirlerim. |
| SİGARANIN ETKİLERİ |
Sigara yaklaşık 4000 çeşit toksit madde içermektedir.....
POLONİUM – Kanserojen ; KROM, NİKEL – Kanserojen ; BENZOPİREN – Kanserojen ; VİNİL KLORÜR – Kanserojen ; BENZEN –Kanserojen ; HİDROJEN SİYANÜR – Zehir ; DDT – Zehir ve Kanserojen ; ARSENİK – Zehir ve Kanserojen ; KARBONMONOKSİT - Kanda oksijenin yerini alır, zihin ve bedensel yorgunluk oluşturur ; NİKOTİN – Bağımlılık yapar, damarların yapısını bozar.
Sigara yaşam kalitemizi ileri derecede bozar ve süresini kısaltır......
GENEL : Zihinsel ve bedensel genel yorgunluk hissi,
BEYİN : Felç riski,
CİLT : Cilt bozukluğu,
BURUN : Koku alma duyusunda azalma,
AĞIZ : Tat alma duygusunda azalma, dişlerde renk değişikliği,
AĞIZ VE YUTAK : Kanser,
GIRTLAK VE NEFES BORUSU : Kanser-Gırtlak İltihabı,
ELLER : Parmaklarda sararma,
YEMEK BORUSU VE MİDE : Kanser, Ülser,
MEME : Memelerde kistlik değişiklikler, süt oluşumunda azalma, meme kanseri,
AKCİĞERLER : Kanser, Bronşit, Amfizem,
PANKREAS : Kanser
RAHİM VE YUMURTALIKLAR : Kısırlık, Çocuk düşürme, Cenin gelişiminde gecikme,
Erken menapoz, Rahim kanseri,
TESTİSLER : Döllenmede azalma,
KEMİK ERİMESİ :
PERİFERİK ARTERLER : Periferik damar hastalıkları.
SOLUNUM YOLLARIMIZ VE SİGARA
Sigara içenlerde, öksürük, balgam çıkarma ve nefes darlığı görülmektedir. Ayrıca, sigara içenlerin %40'ında kronik bronşit gelişir....
ÜST SOLUNUM YOLLARI : Kronik farenjit, larenjit, tekrarlayan enfeksiyonlarla ses teli nodülleri, kadınlarda ses teli kalınlaşması.
ALT SOLUNUM YOLLARI : Tekrarlayan bronşitler, zatürreler, verem riskinde artış, kronik bronşit, amfizem, kanser....
AKCİĞER KANSERİ
Sigara içenlerin akciğer kanserinden ölüm riski, sigara içmeyenlere oranla, içilen sigara miktarına göre 15-20 kat daha fazladır.
Bu kanser türü çoğu zaman geç evrede fark edilir ve en ileri tedavi ile bile beklenen yaşam süresi birkaç yılı geçmez. Sigara akciğer kanserinin % 87'sinden sorumludur. Sigara içme ile akciğer kanserine yakalanma riski arasındaki ilişki bilimsel olarak kanıtlanmıştır.
BEYNİMİZ VE SİGARA
Beyin damarlarında daralma ve tıkanmalar, beyin enfarktüsüne ve kanamaya yol açar. Bu da kaslarda kuvvet azalması, felçler ve yatalak kalma şeklinde kendini gösterir. Sigaranın içerdiği karbonmonoksit zihinsel eforumuzu olumsuz etkiler. Nikotin, beyin hücrelerini etkileyerek bağımlılığa yol açar. Sigara içmeyi bir kez deneyeren her dört kişiden üçü sigara bağımlısı olmaktadır.
DAMARLARIMIZ VE SİGARA
Zararlı kollestrolde yükselme,
- Damar ve çeperinde arteriosklerotik plak oluşumu,
- Hipertansiyon
- Kan akışında azalma.
Sigara bütün damarlarımızı ve kanımızın yapısını etkileyerek organlarımızın beslenmesini bozar. Sigaranın yol açtığı damar daralması ve tıkanması, ellerde ve ayaklarda soğumaya, bacak ağrılarına, kramplara ve zamanla gangrene yol açabilir, bu nedenle kol ve bacakların kesilmesi gerekli olabilir.
KALBİMİZ VE SİGARA
Sigara, felçlerin %18'inden, kalp ve damar hastalıklarının %21'inden, kronik kalp hastalıklarına bağlı ölümlerin %30'undan sorumludur.
- Koroner damarlarda daralma
- Anjina pectoris (ağrı)
- Mykord enfarktüsü
- Kalbin çalışma hızında artış
SİNDİRİM ORGANLARI VE SİGARA
Sigara dumanı asit salgısını arttırır. Gastrite, mide ve oniki parmak barsağı ülserine yol açar. Ülser tedavisinde başarısını azaltır. Ayrıca ağız, dudak, yemek borusu, mide, safra kesesi ve pankreas kanserleri sigara içenlerde daha çok görülür.
ÜREME – BOŞALTMA ORGANLARIMIZ VE SİGARA
- Sigara, kadında erken menopoza, erkekte cinsel istekte azalmaya,
- Kadında ve erkekte kısırlık riskine,
- Yumurtalık ve rahim ağzı kanserlerine,
- Doğum kontrolü haplarıyla birlikte kadınlarda emboli riskinde artmaya,
- Mesane ve böbrek kanserlerine,
- Ayrıca erkeklerde prostat kanserlerine yol açar.
DİĞER ETKİLERİ
- Kemiklerde osteoporoz (erime) ve kırılma riski,
- Ciltte kırışıklıklar ve soluk görünüm,
- Dişlerde ve parmaklarda sararma ve kötü koku,
- Saçlarda dökülme,
- Tırnaklarda çabuk kırılma,
- Kadınlarda meme dokusunda deformasyon.
Tütün dünyada her yıl 4 milyon kişinin, günde 11 bin veya diğer bir ifadeyle her 8 saniyede bir kişinin ölümünden sorumludur. Sigara eğilimde bir değişiklik olmaması halinde 2030'lu yıllarda tütün her yıl 10 milyon kişinin ölümüne neden olacaktır ve ölümlerin %70'i gelişmekte olan ülkelerde görülecektir!... Tütünün en yaygın kullanım biçimi “sigara”dır.
GEBELİKTE SİGARA
- Düşük riski,
- Erken doğum,
- Düşük tartılı bebek,
- Bebeğin fiziksel ve mental gelişiminde yavaşlama,
- Bebeğin ilerideki yaşamında astım riskinde artma,
- Süt oluşumunda ve kalitesinde bozulma....
PASİF İÇİCİLİK
Sigara içmediği halde, pasif olarak sigara dumanına maruz kalma astımlı hastalarda ve kalp damar hastalığı olanlarda kriz geçirme riskini arttırır ve aktif içicilerde görülen diğer bütün kanser türlerinin oluşmasına neden olur...
ÇOCUKLAR VE PASİF İÇİCİLİK
- Sık bronşit ve zatüre riski,
- Allerjik hastalıklar ve astım riski,
- Orta kulak iltihabı,
- Beyin ve kas tümörleri,
- Ani bebek ölümü sendromu,
- Solunum fonksiyonlarında azalma görülür.
|
| |
| |
|
|